Zaferim sensin!

Heyecanımın neden olduğu yürek çarpıntısı, kelimeleri toplamamı güçleştiriyor. O günleri düşündükçe, cephede canları pahasına süngüsünü bırakmayan, ölmek için adeta gönüllü olan kahramanların gerçek hikâyelerini yâd ettikçe, klavye başında parmaklarımın titremesine engel olamıyorum. Kolay değil… Böylesine büyük bir destanı yazmak da, anlatmak da hiç kolay değil.
Bir ulusun, iç ve dış tüm zorluklara rağmen verdiği onurlu savaşın, milli mücadelenin zafer günü bugün. Bir dirilişin, küllerden doğuşun ve yeni mücadelelerin verileceği umut dolu günlerin habercisi bugün. Ardı ardına gelecek kurtuluş günlerinin, İzmir’in dağlarında çiçekler açtıracak güneşin müjdecisi bugün.
30 Ağustos Zafer Bayramı…
Sıcak savaşın zaferle sonuçlandığı bugün, o mavi gözlerin gördüğü ufkun sadece başlangıcıydı. Daha yapılacak çok iş vardı. Kazanılacak çok cephe vardı. Tüylerimizi diken diken olduran, boğazımızda düğümlenen, dinlerken gurur duyduğumuz ve bir o kadar da içimizi cız eden öyle yaşanmışlıklar var ki Kurtuluş Mücadelemizde, anlatmakla bitmez. Ancak esas olan; doğum sonrası başlayan yeni mücadele… Unuttuğumuz bu mücadelede bize düşen görevler, kendi payımız… Atatürk ve silah arkadaşları milli mücadelede göstermiş oldukları üstün başarılarla bizleri özgür kılmış, Cumhuriyetin ilanı ve birçok yenilikle bizi medeni milletler seviyesine taşımışlardır. Onlar, dönemin onlara vermiş olduğu imkânların ötesinde bir başarı ile bizleri onurlandırmışlardır. Üstüne üstlük söylemleriyle bugünümüze dahi ışık olan zamanın ötesinde bir liderin sözleri kulaklarımızda… Acaba kaçımız hala duyuyoruz, kaçımız duysak da uyguluyoruz… Gün be gün duyarsızlaşan toplumumuzda, tarım, hayvancılık, ekonomi ve birçok alan geriye doğru giderken, bizlerin en azından bugünlerde silkelenmemiz ve kendimize gelmemiz gerektiği aklımıza gelmeli diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Ecdadımızla onur duyuyorken, onların da bizimle onur duyacağı işler başarmak vazifemiz olmamalı mı? Cehaletle savaşmak en büyük cephemizken, okumaktan aciz bireylere dönüşüp, cehalet mutluluktur nutukları atmak nasıl bir zaferdir. Savaşta bizi yenemeyen güçlerin, parayla ülkemizi satın almaları, teknoloji ve birçok alanda bizi geçerek, ekonomik anlamda bizi mecbur bırakmaları nasıl kabul edilebilir. Yüz yıl uyuyan güzel masalı gibi bir prens tarafından öpülmeyi beklemek fazla hayalperestlik değil mi? Zaten yeryüzüne gelip gelebilecek en özel lidere sahip bir milletin kahraman beklemesi O’na haksızlık değil mi?
Anlatabilmeyi çok isterdim. Ama anlayabilmek için okumak gerekiyor. O’nu anlayabilmek için derinlik gerekiyor. O derinlik de ancak kişinin kendini bilmesinden geçer. Tarihimize baktığımızda; Fatih Sultan Mehmet’ten, Kanuni’ye, Atatürk’e hepsinin geniş bir kütüphanesi ve ana dili gibi en az üç lisanları vardı. Okumayı severlerdi. O yüzden geniş bir ufukları vardı, o yüzden başarılıydılar. Peygamberimize gelen ilk vahiy “oku” iken, Allah’ın ilk emri “oku” iken, Allah’ın bile cehalete tahammülünün olmadığı aşikârken, insanoğlunun okumamakta bu kadar ısrarcı oluşu şaşırtıcı. Anlatabilmeyi çok isterim, ama insanların anlatma biz araştıralım demesini daha çok isterim. İşte o zaman bir umut yeşerir gözlerimde. Yarınlara daha bir aydınlık bakarım. Atam rahat uyu, seni anlayanlar var diyebilirim. Ve onlarla beraber sadece bugün değil, her gün yeni bir mücadeleye uyanır ve seslenirim. Atam izindeyiz.
Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı… Bugün bayram, bugün diriliş, bugün bir bebeğin yeniden doğuşu…
Doğumlar güzeldir, ama zor olan büyümektir. Zaferimizin doğuran ve büyümesinde emeği geçen Atamızı ve Silah Arkadaşlarını rahmet ve özlemle anıyorum. Ve o çocuğun büyümesinde aldığımız görevi layıkıyla yerine getirmek için hepimizin görevi olduğunu unutmamamızı, muhtaç olduğumuz kudreti hatırlamak için “Gençliğe Hitabeyi” tekrar tekrar okumamızı tavsiye ediyorum. Bu ülke hepimizin, ona sahip çıkalım.
Saygılarımla.
Gül Kabacaoğlu