Bir doktorun deprem güncesi

Posta Gazetesi Yazarı Oral Çalışlar, “Bir doktorun deprem güncesi” başlıklı bir yazı kaleme aldı:
Deprem bölgesinden yeni dönmüştü. Bir doktor arkadaşımızın doğum gününde karşılaştık. Orada bir hekim olarak yaşadığı 5 günü anlattı:
“Büyük bir deprem olduğunu uyanır uyanmaz göz gezdirdiğim haberlerden öğrendim. Görev verilirse deprem bölgesine gidecektim. Başhekimliğimizin çağrısı üzerine gönüllü gitme isteğimi bildirdim. Zaman kaybetmeden eve uğrayıp olası yoksunlukları düşünerek daha çok çorap, çamaşır ve polar ihtiva eden bir çanta hazırladım.
Yaklaşık 30 kişilik bir ekibe dahil olarak yola çıktım. Havaalanında arama kurtarma ekipleri, bölgeye transfer için bekliyordu. İsimlerimiz okundukça hangi şehre gideceğimizi öğreniyor ve çantalarımızı yükleniyorduk. Ailelerinin bulunduğu şehirlere gitmek isteyenler gruptan ayrılıyordu.
Herhangi bir tanıdık veya akrabamın olmadığı bir kentte ne ile karşılaşacağımı düşünüp faydalı olma isteği ve başıma neler gelebileceği korkusu ile yola koyuldum. Havaalanında, 1.5 saat hastaneye nakil için araç bekledik.
Yaralıların, acile başvuran onlarca hastanın, kalabalığın arasından çalışacağım servise bir hastane çalışanı beni götürüp tanıttı. Kendileri de depremzede olan görevli doktor ve hemşirelerin yüzünden yorgunluk, üzüntü ve şok anlaşılıyordu. Oraya birlikte gittiğimiz hemşire arkadaşlarımızla onların işini mümkün olduğunca devraldık. Ancak bizim sayımız da azdı.
Hızla müdahale etmemiz gereken, durumu kritik birçok hastamız vardı. İş yükü uzun süre psikolojik ve fiziksel olarak kaldırılabilecek gibi görünmüyordu. Orada geçirdiğim günler zihnimde haftalar gibi uzun.
Crush sendromu dediğimiz ezilme durumunun yarattığı tablo nedeni ile kaybettiğimiz gençler, anneler, babalar, uzuvları kesilmek durumunda kalan çocuklar, yakınlarını arayan insanlar, kimliği belirsiz hastalar, depremzede olmasına rağmen çalışmaya devam eden sağlık çalışanları, yeğenlerine anne olacak olan teyzeler, halalar, uykusunda hıçkıran, seslenildiğinde korku ile fal taşı gibi gözlerini açarak uyanan insanlardı tanık olduğum.
Herkes öyle keder içindeydi ki ne isyan edebilen vardı, ne sesi yükselen. Duvarlarındaki tek tük çatlaklar, sıva döküntüleri görünen hastane kullanılabilir durumdaydı. Bu en büyük avantajımızdı. Su vardı, elektrik vardı, açlığımız olmadı, birbirimizi dinlendirdik, uyuyacak yerler bulduk. Arada olan artçılarla işimize devam ettik. Kayıt tutmaya çalıştık, cerrah arkadaşlarımız kayıtlarını videolar çekerek tuttular.
Her gün destek için, işinin ehli meslektaşlarımız geldi yanımıza. Beşinci günün sonunda kendi isteğimiz ile döndük. Bu sürede yaşadığım şeyler öğretti ki; kamu binalarının kullanılabilir durumda olması çok önemli ve hayat kurtarıcı. Biz her birimiz yurttaş olarak yaptığımız işi doğru ve olması gerektiği gibi yapmış olsaydık bu acılara gark olmazdık.
Beni tanımadığı halde gördüğünde çok mutlu olduğunu dile getiren afetzede bir hekim, o yaşadığı travmanın üzerine çalışarak başka bir travma ile yüzleşmek durumunda kalmamalıydı.
Umarım bu derin acı, bilgi, liyakat, adalet ve doğrulukla gerçekten güçlenen bir toplumu inşa etmemize vesile olur.”